Dokuzuncu Hariciye Koğuşu- Peyami Safa
Peyami Safa'nın şaheserlerinden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Türk edebiyatında “insan ruhunun derinliklerinde ve labirentlerinde dolaşan ilk roman” olması ve hasta bir insanı ve onun psikolojisini ele alması bakımından önemli bir yere sahiptir. Birçok araştırmacı ve yazar tarafından Türk edebiyatında bir ilk kabul edilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Tanpınar dediği gibi, “acının ve ıstırabın yegâne kitabı” olarak hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından başka hiçbir eser olmasa da Türk romanının var olduğuna delil gösterilebilecek kudrette bir eserdir. Romanın genç kahramanı, ayağındaki rahatsızlıktan kurtulabilmek için sayısız doktora görünür ve en nihayetinde havadar bir ortamda, stresten uzak bir istirahat dönemi geçirmesi gerektiğine ikna edilir. Ancak, gerek akrabaları olan bir Paşa'nın Erenköy'ündeki köşkünde misafir kaldığı dönemde, gerekse kendi evi ve hastaneye gidiş gelişlerinde şuurunu adeta bir facia atmosferinde yoğurur. Peyami Safa'nın çocukluk ve gençlik dönemlerinden fazlasıyla izler taşıyan roman, hem umudu ve umutsuzluğu, hem de sevinci ve felaketi aynı sayfalara sığdırabilmiş olması bakımından insanın eşsiz bir tarifini sunuyor.
Peyami Safanın bu kitabı ilk otobiyografik roman olarak nitelendirilmiştir. Bu kitaptaki ana karakterin iç dünyasını ve başkalarına karşı görüşlerini hislerini en güzel dille ifade etmiştir. 15 yaşındaki bir çocuğun hastalık sürecini hastalığa karşı bakışını ve bir kıza aşık olmasını çok güzel bir şekilde anlatır.
Kitapta Altını Çizdiğim Yerler- Alıntılar
Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürüdüm. Bende onların arasındayım ve onların arasında büyüğüm de yoktu. Yalnız bende meçhul bir hastalık vardı, sekiz yaşımdan beri çekiyordum.
Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur. ( Hiçbir anne çocuğunun acı kederine dayanamaz.)
Kendimi en çok sevdiğim an, kendime en çok acıdığım an. Beni yalnız bu koruyor: bu aşk, bu merhamet.
Bu sofa yaşlı bir insan yüzü gibidir. Evimizin bütün ruhu, kederleri ve neşesi orada görünür, her günün hadiseleri tavana, duvarlara, döşemeye bir leke, bir çizgi, bir buruşuk ve bazen de ancak bizim görebileceğimiz gizli bir işaret ilave eder. Bu sofa canlıdır; Bizimle beraber kımıldar, değişir, bizimle beraber dağılır, toplanır, bizimle beraber uyur uyanır; bu sofa sanki aramızda üçüncü bir simadır ve güldüğü ağladığı bile olur.
Bu meçhul ümitler beni aldatırlarsa mahvolacaktım.
Doktor " Bu taze kadavra yeni gelmiş." dedi. "Taze" ve "kadavra" kelimelerinin garip tezadı beni ürpertti.
Arkamdan bir şehir kaçıyor.
Yirmi beş senelik bir mazinin seli şırıl şırıl akıyordu.
Yalana her şey isyan etmelidir.
Zira onun en kuvvetli düşmanı zamandı.
Sofradaki münakaşanın çirkin bir çocuğu doğdu: Sükut. Ruhlar acılaşmıştı ve güzel bir mevzuya girilemiyordu.
Goethe: Az ümit edip çok elde etmek hayatın hakiki sırrıdır.
Hep samt ü raşe saklı bu vadi-i muzlimin
Her hatvesinde...
Bütün bu hastanenin sessiz, hareketsiz, soğuk, bomboş anlarını onlar doğuruyorlar.
Allah gibi, kuvvetini göstermeden kuvvetli duruyorlar.
Hastane hayatı dışarıdan yalnız bir koku ile ayrılıyor. Bu koku hastanenin ruhudur.
Duvarlarda gölgelerin kımıldadığı, döşemelerin dinç seslerle örttüğü ve dehlizlerin canlı şekillerle kaynaştığı bu hayat ve hareket saatindeki hastane bambaşkadır.
Bütün salonu çökertecek ağır bir sessizlik. Hayatın nasıl bir şey olduğunu unutturan bambaşka bir alem. Bir rüya odası.
Izdıraptan korkmamanın tek ilacı ızdıraptır.
Izdırabın ilacı ızdıraptır. İkisinin hasıl-ı zarbı: Sevinçtir.
Büyük bir hastalık geçirmeyenler her şeyi anladıklarını iddia edemezler.
İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.
Ve bunun gibi daha birçok söz var. Anlamlarının içinde kaybolduğumuz daha birçok söz...