Kırık Hayatlar- Halit Ziya Uşaklıgil
Kırık Hayatlar- Halit Ziya Uşaklıgil
Son zamanlarda okuduğum ve beni derinden etkileyen kitaptı. Edebi kelimeleri ve dili ile meşhur olan realist muharririmiz Uşaklıgil'in diğer kitaplarını da çok beğeniyorum. Kırık Hayatlar, Halit Ziya Uşaklıgil’in Servet-i Fünun Edebiyatı döneminde kaleme aldığı son romanıdır. Kırık Hayatlar ’da, yazarın, aile kurumunun kutsallığı, yalnızlığın yıpratan acısı karşısındaki alternatif duruşu, evlenme yöntemleri, gelenekler, eş seçiminde aile baskısı, komşuluk ilişkileri vb. konulardaki dikkatlerini görmek mümkündür. İç içe geçmiş çeşitli yaşam hikayelerinin verilişindeki okuru yormayan düzen, eseri başarılı kılmaktadır. Kırık Hayatlar, hem tutku, acı, nefret vb. bireysel duyguları, hem de toplumsal bir kurum olarak aileyi ve toplum yaşamındaki aksaklıkları sorgulayan bir eserdir. Eserin bireysel ve toplumsal düzlemde farklı okumalara olanak veren bu çok yönlülüğü, başlangıçta tek bir ailenin yaşamından yola çıkarak herkesi ilgilendirecek incelikleri bütüncül bir yaklaşımla yakalayıvermesi onu okunmaya değer kılar.
Kırık Hayatların ana karakteri Ömer Behiç doktor idealist olmayan sözde bir aile babasıdır. Vedide Ömer Behiç'in karısıdır ailesi için her şeyi yapan kocasını seven bir kadındır. Bunların iki tane kızları vardır Selma ile Leyla. Leyla yani küçük olan çocuk sonralardan çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalanır ve ölür bu ölüm Vedide için adeta bir yıkım gibi olur. Ömer arkadaşı Bekir Servetin sevgilisinin kız kardeşine aşık olur ve karısını aldatır. Ömer Neyyire olan aşkından vazgeçemez ve gün geçtikçe bu kötü bir hal almaya başlar.
-Kitapta Altını Çizdiğim Yerler-
Dünya onun gözünde ayıp olan şeylerle ayıp olmayan şeylerden oluşan bir toplamdı ve şüphesiz, bu toplamı oluşturan şu iki unsurdan birincisi ikincisinden kim bilir ne kadar fazlaydı!
Suzidil onun elinde zalim bir çocuk eline düşmüş zavallı bir böcekti ki yavaş yavaş, bir bacağı, sonra bir kanadı kopartılarak, mümkün mertebede kesin öldürme anı getirilecek, ancak haz alınmak için işkence ediliyordu.
O halde niçin " Yine görüşürüz..." demişti? Madem ki hayat böyleydi, mademki bu neticesiz bir rüyadan başka bir şey olamazdı, madem ki rüyalar hep böyle kalmaya mahkumdu, tekrar görmekten, tekrar zehirlenmekten ne çıkacaktı? ( "Neticesiz bir rüyadan başka bir şey değildi" yani rüyalar gerçek hayatta rastlanmayacak şeyler. Böyle olaylar ancak rüyada görülür.)
Bütün ömründe namusuna bağlı bir aile babası kalmak, etrafını dolduran o sonsuz kırık hayatların arasında kendi evini, kendi ailesini kubbesinin altında gürleyen fırtınalardan daima sağlamlığıyla çıkan dayanıklı ve yüce bir mabet dokunulmazlığıyla yüceltmek isterken bir zayıflık dakikasında işte o an Vedide`sini, bir elinde Selma'sıyla, diğer elinde Leylasıyla varlığında sevgili ve kutsal ne varsa onların simgesi demek olan bu kadını, acınıp ağlatılan diğer kadınlara benzetecek, onu da bir tekmeyle yıkıverirmiş bir dünyanın enkazı kenarına devirecekti.
Bu son düşünceye yine benliğinin namuslu Ömer Behiç'i isyan etti.
Zihninde aile hayatı ile bu günah hayatının arasına ayırıcı bir çizgi kazmıştı, o başka bu başka bir şeydi.
Neyyir`i bir şairin bir kasidesinde görmeye kalkmıştı öyle mi? Hayatın gerçeklerinden böyle uzaklarda dolaşmak için ne geçmez bir saflığı vardı.
Ölçülü konuşmanın altından sızan zehirli maneviyatı görüyor ve sessizce dinliyordu.
Böyle aldanan rüyaların altından çıkan zalim hakikatlere kurban olarak hep mağlup ve perişan, bütün dünyayı bir ucundan girip öbür ucundan çıkarılacak bir hastane halinde bırakırdı.( Yani rüyalar bizim manevi tarafımızdır. Bambaşka bir alemdir. Gerçek olan maddiyattır.)...